Beka, Zeka, Şifa, Yeni Zelanda

0
227

Beka, Zeka, Şifa, Yeni Zelanda

Yeni Zelanda, dünyanın emniyetli, en sakin ülkesi olarak lanse ediliyor. Beynini Hıristiyan fanatizmi, Müslüman ve Türk düşmanlığıyla afyonlamış biri çıkıyor, insanların en dokunulmaz, mutlak saygı gerektiren mekânı camide, mübarek Cuma gününde, en masum hali olan ibadet esnasında, otomatik silahla 50 kişiyi büyük bir zevkle öldürüyor ve bunu büyük bir hazla canlı yayınlıyor. Biz de, “Bu bir ‘Hıristiyan terörü’dür, münferit değil örgüt işidir, batının zihni arka planının yansımasıdır, belki de İslam dünyasıyla ilgili ileriye dönük projenin kıvılcımıdır.” diyoruz; biraz duygusal, biraz öfkeli, biraz da sağduyulu tepkiler veriyoruz.

Terörist, saldırı öncesi 73 sayfayı muhtevi bir manifesto hazırlıyor, burada Cumhurbaşkanımızı ismen hedef alan ve ülkemizi hedef gösteren ifadelere yer veriyor. Silahına, tarihe Hilal – Haçlı Savaşı olarak geçen olayların tarihlerini ve mekânların isimlerini kazıyor. Türk ile Müslüman sözcüklerini eş anlamlı olarak kullandığını anladığımız terörist, “Ey Türkler, Boğaz’ın doğusunda barış içinde yaşayın. Batıya geçerseniz Kostantiniye’ye (İstanbul’a) gelip hepinizi öldüreceğiz. Ayasofya’yı minarelerden kurtaracağız.” İfadelerini özellikle öne çıkarıyor.

Birikmiş kinin tezahürü, vahşi, insanlık dışı olay sonrasında dünya egemenlerinden beklenen tepki, maalesef, gelmiyor. Sıradan bir cinayet gibi dillendiriliyor. Dünya medyasının bir kısmında terörist için “melek yüzlü çocuk” nitelemesi yapılıyor, insanlığın vicdanı denebilecek çok az insan eyleme ve yöneticilere tepki koyuyor ve bu günü “kara bir gün” olarak değerlendiriyor.

Önce bu olayın adını koyalım: Bu “Hıristiyan terörü”dür. Siyasilerimiz, bulundukları sorumluluk mevkiinden dolayı, söylemekten kaçınsa da bunun adı “Hıristiyan terörü” dür.  “İslami terör” ifadesini rahatlıkla kullananların buna “Hıristiyan terörü” diyememeleri, tam bir samimiyetsizliktir, bağnazlıktır, düşmanlıktır. Bu hastalık tedavi edilecekse önce teşhis, çocuk çağrılacaksa adı konmalı. Bu olayın, arka planı ve ileriye dönük yol haritası vardır.

Böyle bir vahşete “İyi ki oldu.” denmez, övgüler düzülmez. Ağıtlar yakılarak da bir yere varılmaz. Her türlü namus, şeref, insanlık dışı değerlerden yoksun böyle bir olaydan çıkaracağımız ders şudur:

  1. Müslümanlar, dünyanın en emniyetli ülkesinde dahi huzur içinde yaşayamayacaklarını bilmelidirler.
  2. İnançlar savaşı bitmemiştir, devam etmektedir.
  3. Batı’nın, İslam inancına ve Türklere karşı kini canlıdır ve hiç bitmeyecektir.
  4. Batı’nın, geldiği sözde yüksek medeniyeti, barış anlayışı, demokrasisi kendisi için geçerlidir, bu söylemler diğer ülkelere yönelik kandırma aracıdır.
  5. Batı’nın insanlığa sunacağı insani bir değer zaten yoktu, bundan sonra da olmayacaktır.
  6. Müslümanlar artık kendilerine bir çekidüzen vermelidirler, maddi ve manevi değerlerine sahip çıkmalıdırlar.
  7. Müslümanlar, maddi ve zihni konfordan vazgeçmelidir; kaynaklarını harekete geçirmeli, işgale uğrayan zihin dünyasını ihya ve inşa için bir yol haritası hazırlamalıdır.
  8. Müslümanlar, emperyalist Siyonistlerin ve Hıristiyanların devşirerek içlerine soktuğu ajanları deşifre etmeli, bunlar için hukuki veya cebri tedbirler almalı.
  9. Özellikle, Türkiye kadar kendi hainini yetiştiren bir başka ülkenin olmadığını sanıyorum. İçimizde yetişen hainlere, Batı’nın içimize soktuğu ajanlara hayat hakkı tanınmamalı. Hainlerin yetişmesine imkân sağlayan bataklıklar derhal kurutulmalıdır.
  10. Bu coğrafyada ve konjonktürde yaşayan herkes için birlik içinde bir olmak, zorunluluktur. “Beraber olmak” bile, ayrışmaya yol açabilecek, tehlikeli bir söylemdir.
  11. Bu topraklarda yaşayan milletlerin her zaman bir “beka” sorunu vardır. “Su (asker) uyur, düşman uyumaz.” sözü, güneş kadar hem bir hakikattir hem bir hayattır.

Ötekileştirmek, düşmanlaştırmak, şeytanlaştırmak;  hem Batılalar hem Siyonistler için var olmanın ön şartıdır. Bunlar, bir Hıristiyan’a tarihin, bir Siyonist’e Muharref Tevrat’ın verdiği görevdir. Kan, barut, gözyaşı ile yaşar bu kültürün insanları. Kardeşlik, barış, sevgi; birer aldatmacadır. Biz paylaşarak, kucaklaşarak hayat buluruz; onlar dövüştürerek, aldatarak hayat bulurlar.

İnsani zekâmızı, onların şeytani zekâsından fazla kullanmazsak, her zaman bir “beka” sorunumuz olacaktır. Batı’nın genlerindeki bu hastalığın şifası yok görünüyor. Bizdeki, adına “hainlik” veya “küçüklük kompleksi” diyebileceğimiz hastalığı, zor da olsa, tedavi edebiliriz.

Yeni Zelanda’da hunharca öldürülerek şehit olanlara rahmet, Batı’da hastalıklı ve bizde “beka”nın önemini kavrayamayan zekâ sahiplerine şifalar dilemek, insanlığımızın gereği.

Kadir Durgun

kadir@kadirdurgun.com