Ben Olsaydım Cuma Namazına Makam Aracı ile Gelmezdim

0
389

“Görev, dini; sorumluluk, şahsi; makam aracı, resmi…” Bir Cuma namazı öncesi bunlar geçti aklımdan.

Fitne, düşünmemek lazım; ama fitneye de sebep olmamak lazım.

Hz. Ömer’in, o çok bilinip de gereği yapılmayan olayını hatırladım, acı acı tebessüm ettim:

Bir gece makamına ashaptan biri gelir ve selam verip oturur; fakat selamı alınmaz. Hz. Ömer önündeki işle meşguldür ve konuk, merak içinde bekler. İşini bitiren Hz. Ömer, önünde yanan mumu söndürdükten sonra ikinci mumu yakar ve konuğunun gözlerinin içine bakarak, “Aleykümselam…” der. Konuğu sorar: “Ya Ömer, niçin hemen selamımı almadın ve bir mumu söndürüp diğer mumu yaktıktan sonra konuşmaya başladın?” Hz Ömer cevap verir; “Evvelki mum devletin hazinesinden alınmıştı. O yanarken özel işlerimle meşgul olsaydım Allah indinde mesul olurdum. Seninle devlet işi konuşmayacağımız için, kendi cebimden almış olduğum mumu yaktım, ondan sonra seninle konuşmaya başladım.”

Sahabenin gözleri yaşarır, ellerini kaldırarak şöyle dua eder; “Ya Rabbi! Hz Ömer’i bizim başımızdan eksik etme.”

Şu anki üst düzey yöneticilerin tamamı, bu olayı biliyordur, kaçı buradaki mesajı ölçü alıyordur? Cevabını yazmaya gerek yok. Sıkıntı burada başlıyor: Ölçüsüzlük, sahip olunan iddia ile eylem arasındaki tutarsızlık.

Su bulandı; katran oldu. Sapla saman karıştı, samanlığı ateş aldı. Dini görevler resmileşti, resmi yetkiler şahsi kazanıma dönüştü. Helal ve haram duvarları yıkıldı, rahatsız olması gereken vicdanlar, kör oldu. Tuz kokmuş beyler, tuz kokmuş…

Devleti yöneten seçilmiş ve atanmış yetkililer, emeğin ve üretimin gücünü elinde bulunduran vatandaşımızı tasarrufa çağırıyor, ancak kendileri buna uymayınca etkili değiller. Devlette ve belediyelerde, son on on beş yıldır bir makam aracı furyası almış başını gidiyor. Torpille elde edilen makam, ek gösterge, ek hizmet tazminatı, şoförlü araç, beceremediğin işleri yürütmesi için özel kalem müdürü ve sekreter; yaşasın tasarruf(!)

İnsanlar arasındaki ve devletle vatandaş arasındaki ilişkilerin sağlıklı yürümesi güven ve samimiyeti gerektirir. Samimiyetsizlik güveni yıkar. Güvenin olmadığı yerde zaten dış huzur yoktur.

Belediyede müfettiş olarak çalışan arkadaşım, geçen yılbaşında idari hizmetler kadrosunda çalışanlara bir telefon firması tarafından 150 adet kaliteli cep telefonu hediye edildiğini, belli kişilerin yüksek meblağ tutan konuşma ücretlerinin ve her ay yüksek miktarda benzin parasının belediye kasasından ödendiğini söyleyince iyice öfkelendim. Kendi doğrularıma göre inanmamam gereken bu bilgilere, Cuma namazı öncesi cami avlusunda sıra sıra yer alan resmi veya sivil plakalı makam araçlarını görünce inandım. İnanmakla kalmadım, bir şey yapamamanın, bir yanlışa dur diyememenin çaresizliği içinde sadece buğzettim.

Devlet yeniden yapılandırılacak, deniyordu. Tam zamanı. Meydan sizin. Kaldırın bu bürokratik imtiyazları. Seçilmiş veya atanmış, kim olursa olsun, sıradan vatandaş gibi yaşasınlar, buna ne mani var? Çıktıkları çevreden kopmasın bu insanlar, döndükleri zaman da zorlanmasınlar. Makamların bir emanet olduğunu bilsinler, oradan ayrıldıklarında sudan çıkmış balığa dönmesinler. Yöneticiliğin, ateşten gömlek olduğunu, aldıkları maaşlarda tüyü bitmeyen yetimin hakkı bulunduğunu bilsinler.

Bir tarihte, Amerika Bülteni adlı bir internet gazetesinde şunları okumuştum: “ABD Başkanları Beyaz Saray’a kira ödemez ama onun dışındaki her şey maaşlarından kesilir. Beyaz Saray, devletin ABD Başkanı için tahsis ettiği misafirhanedir ve orada 4 ya da 8 yılını geçirmek zorunda olan her aile, kendilerinin ve kişisel misafirlerinin bütün masraflarını kendisi karşılamak durumundadır. Sadece resmi devlet konuklarının ağırlanma masrafını Amerikan vergi mükellefleri öder. Geri kalan kişisel mutfak giderleri, hizmet ve malzemelerin ücreti Başkan ve ailesine aittir. Başkan takım elbiselerinin kuru temizleme ücretini kendisi ödemek zorundadır. Kaybolan düğmesinin yerine alınacak yenisinin de, ayakkabılarının boya ve cilasının da… Konutun başkan ve ailesinin kaldıkları kısmındaki temizlikçi, garson ve hizmetçilerin çalıştıkları süredeki saat ücretini de başkan öder. Kısacası, kira ve elektrik faturası dışında kendileri için harcanan her kuruşu devlete ödemek zorundadırlar.”

Bu bilgiler belki inandırıcı gelmedi; ama gerçek. Amerika’da iki dönem başkanlık yapan Bill Clinton’ın 12 milyon borçla ayrıldığını aynı gazeteden öğreniyoruz.

Devletin, askeri ve sivil yönetici konumundaki bürokratlara sağladığı ayrıcalıkları burada saymak yazımızın konusu değil; ancak genel müdürlerin, müsteşarların, valilerin, kaymakamların, resmi nitelik taşımayan, şahsi konforlarına yönelik, ayrıcalık doğuran her türlü harcamaları, bu vatansever milletin üzerine yüktür. Bu yük kaldırılmalıdır.

Millet, vatanını seviyor, devletine güveniyor, güveninin devamını istiyor. İmtiyazlı seçkinler sınıfının oluşması, güvensizliğe yol açar. Bundan kaçınmalıyız. Düşüncemi, küçümseyenler çıksa da tekrarlıyorum: “Ben olsam, Cuma namazına makam aracıyla gitmezdim.

Kadir Durgun

kadir@kadirdurgun.com