Etme Şikayet / Ömür Geçiyor / Bir Hikaye Et

0
17

Niye şikayet eder insan, hikaye etmek varken? Şikâyet, bir zaaf mıdır, ayrıcalık mı? Şikâyet, bir özgüven eksikliği midir, patlaması mıdır? Hikâye etmeyi becerebilse kişi, hiç şikâyete yönelir mi? Hayır, dediğinizi duyar gibiyim.

Hikâye, bir aksiyondur. Yer, zaman, olay olmalıdır hikâyede, tabii ki en az bir kahraman… Bir çaba işidir hikâye. Hikâyesi olan insan, ya ter dökmüştür ya kan. İdealleri, ümitleri, duruşu, davası vardır hikâyesi olanların. Gölgeleri kadar mekânları vardır hiç yoksa. Yük olmamışlar, yük almışlardır.

Her hikâye, aktif bir yaşamın ürünüdür. Hareket, berekettir. Bereket; kazançtır, ilerleyiştir, yükseliştir, kolaylaştırmadır. Her insan, kaderindeki ecel geldiğinde ölecektir; kimisi yıpranarak ölür, kimisi çürüyerek. Yıpranarak ölenlerin kahramanlıkları, örnek olsun diye, nesiller boyu anlatılır, onların her biri toplumların övüncüdür.

Ya şikayet…

Bir yakınma halidir, şikâyet. Geçmişinden, geleceğinden memnun olmamaktır. Kendine, çevresine yük olmaktır. Oldurmak değil, öldürmektir şikayetçilik. Ne kendisiyle ne çevresiyle barışıktır müşteki. Bütün renkleriyle yaşama sevinci telkin eden hayat, onun için bütün enstrümanlarıyla kâbustur. 

Binitiyle köyden şehre alışverişe giden adam, katırın yolda kokladığı her at ve eşek dışkısını heybeye koyar. Hayvanı ahıra bağlar, önüne bir kap içinde biraz su koyar ve topladığı dışkıları katırın yemliğine boşaltır. Katır, bu ikramdan memnun değildir, önüne konanları yemez. Adam, söylenmeye başlar: “Niye yemiyorsun be hayvan, sen kokladın, ben topladım.” der. Ne demiş atalarımız? “Ne doğrarsan aşına, o gelir kaşığına.” Seçmek, diğerlerinden vazgeçmektir. Seçmek, bilgi ve irade gerektirir. Şikâyet ahlakı, kişiyi seçme iradesinden de yoksun bırakır. Öyle ya, seçmek bir bakıma sorumluluk üstlenmektir.

Müştekilik, bir ruh halidir; kaldırılamaz, taşınamaz bir yüktür. İyilik, güzellik, dostluk, fedakârlık yoktur müştekinin sözlüğünde. Kıskançlık, fesatlık, bencillik, cimrilik, karamsarlık, büyüklenme, kendini beğenmişlik ve hiçbir şeyi beğenmezlik, yol haritasındaki kılavuz taşlarıdır. Bilgisizlik değil, bilinçsizlik durumudur. Ölçüsüzlük, tutarsızlık en belirgin yansımasıdır gayr-i memnunların. İstemeseler de yalan söylemek zorundadırlar. Yalan olmazsa bu kadar güzelliğe, başarıya, olumlu hallere nasıl çamur atabilecekler?

Bir tacirle tanıştım, adı Ufuk. Kedi, kuş, köpek, balık gibi hayvanların hem kendilerinin hem malzemelerinin ticaretini yapıyor. Dükkânı küçük; ama hareketli. Kendimi tanıttım, sohbete başladık. İnsanlardan yakınmak oldu giriş cümlesi. Devam etti, işinden bıktığını, yabancı uyruklu olan eşi vasıtasıyla Amerika’ya göç etmeyi kafasına koyduğunu söyledi. Çok kişinin sahip olmayı hayal ettiği böyle bir iş yeri, onu mutlu etmemiş anlaşılan. Kendisine göç etmeyi arzuladığı ülkede yaşayabileceği uyumsuzluktan, ülkemizdeki değerlerin ne kadar insani olduğundan, bir zamanlar aynı duygulara sahip olduğum için daha sonra bu düşüncelerimden dolayı kendime karşı duyduğum mahcubiyetten, özünde iyi olan her insanımızın empati ve hoş görüyle yaklaşıldığında kolayca ikna edilebileceğinden bahsederek kısa sürecek sohbetimize başladım. Hayatımdan örnekler verdim. Sıkıntıların sabırdan, karanlıkların ışıktan daha güçsüz olduğunu söyledim. Kaynayan suyun sert patatesi yumuşattığını, kabuğun içindeki sıvı yumurtayı sertleştirdiğini, sert kahveyi ise olağanüstü bir rayihaya büründürdüğünü belirtip karşılaştığımız her sıkıntının kaynar su misali bizi arzu ettiğimiz kıvama sokabileceğini söyledim ve ona tercihinin ne olduğunu sordum. Yaptığı işin, sunduğu hizmetin ne kadar değerli olduğunu, belki de ağzı dili olmayan hayvanların duasını aldığını vurguladım. Ticaret olarak yaptığı işin, sevgi ile ve Allah rızası için yaptığı takdirde bir ibadet kadar makbul olacağını belirtince dini inanç taşımadığını söyleyen Ufuk’un bu defa birden gözleri ışıldadı, yüzü güneş gibi parladı. İşinden, memleket insanlarından şikâyetçi olan, dükkânını devretmeyi düşünen Ufuk, bilmiyorum hala aynı düşüncede mi?

Toplumumuzda yaygın bir şikâyet etme hastalığı var. Amir, memurdan; yönetilen, yöneticiden; vatandaş, esnaftan; kadın, kocasından; her sosyal kesim bir diğerinden yerli veya yersiz, haklı ya da haksız yere şikâyet ediyor. Yapı için taş taş üstüne koymamış, karanlıkları aydınlatmak için bir mum dahi yakmamış insanların, bana göre hiçbir konuda şikâyet hakkı yoktur. Şikâyet virüsü, kalpleri karartıyor, kişi ve toplumun motivasyonunu düşürüyor, enerjimizi tüketiyor, özgüvenimizi yıkıyor, aidiyetimizi zayıflatıyor. Bu virüsün, önce aşısını, sonra ilacını bulmak zorundayız. Bu aşı da ilaç da, bize hikâye yazdıracak yüksek moral değerlerimizdir. Bunları, yaşatmak ve yaygınlaştırmak zorundayız.

Şikâyet etme değil, hikâye etme iklimi oluşturmalıyız. Bu hikâyenin konusu, vatan sevgisi olmalı; özgüven, aidiyet, fedakarlık olmalı. Bu hikâyelerin kahramanları bizlere kutup ve rol model olmalı. Hikâyeler bu topluma “Atiyi karanlık görerek azmi bırakmak / Alçak bir ölüm varsa, eminim, budur ancak.” diye haykıran Akif’in inanç ve heyecanını yaşatmalı.

Bozulmasın ahlak, kararmasın kalp, etme şikayet

İnan, güven, çalış, koş, terle sen de bir hikaye et.

Kadir Durgun

kadir@kadirdurgun.com

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here