Hoş görü

0
1620

Allah, Tegabun suresi 14. Ayette der ki: “Ey iman edenler! Eşlerinizden ve çocuklarınızdan size düşman olanlar vardır, onlardan sakının; ama affeder hoşgörülü ve bağışlayıcı davranırsanız şüphesiz Allah da çok bağışlayıcı ve engin merhamet sahibidir.”

Hoşgörü, tanrısal niteliktir. Allah’ın insanoğluna lütfu olduğu kadar emridir. Peki, hoşgörü nedir? Hoş görme işidir. Bir değer adı, bir kavram olarak bitişik yazılan bu kelime, başlıkta oluğu gibi, ayrı yazıldığında daha iyi anlaşılır. “Bir yanlışlığı veya kusuru anlayışla karşılayarak olabildiği kadar hoş görme durumu, müsamaha, tolerans.” diye tanımlayabileceğimiz hoşgörüde, kişinin yaratık olarak kusurlu olduğu kabulü, kendisiyle ve çevresiyle barışık yaşama arzusu vardır.

Kusur, günah, ayıp kavramları insanoğluna özgüdür. Biz bunlarla yükümlüyüz, Kusursuzluk Allah’a mahsustur.  Her yaranın bir merhemi vardır; kusurun da merhemi hoşgörüdür. Nur suresi 31. Ayette “Ey müminler, Allah’a tövbe edin ki kurtuluşa eresiniz!” diyen yüce Yaratan, insanoğlunun kusurlu yaratıldığına dikkat çekerken, bir taraftan da “hoşgörü”nün İlah merkezli bir değer olduğuna işaret etmektedir.

Dilimize tolerans olarak da yerleşen “hoşgörü”yü, Batılı düşünürlerden Paul H.Spaak, “Benim gözümde tolerans, erdemlerin en güzeli ve en soylusudur, bu ruhsal durum olmadıkça hiçbir şey mümkün değildir, o bütün insani temaslarda en önde gelen sorunlardan biridir, tolerans hiçbir fikri reddetmez ve kötü ile anlaşma yapmaz. Tolerans basitçe, başkalarından nefret etmeden onların sizin gibi düşünmediklerini kabul etmek demektir.” şeklinde açıklar.

Hoşgörü, iki tarafın varlığıyla gerçekleşir: Hoş görülen ve hoş gören, yani kendisine müsamaha edilen ve müsamaha eden. İki taraf arasındaki ilişkide olması gereken de, bir nitelik veya eylem eksikliği,  yani mükemmel olmama hali. Mükemmel olma arzusu, psikolojideki adıyla mükemmeliyetçilik ise, kişinin kendisini kendisine, çevresini esir etme sonucuna götürüyor. Bir nevi zehirlenme. Bu zehrin panzehri, hoşgörü.

İnsanoğlu, sosyal varlıklar içinde en gelişmişi. Eşimiz var, dostumuz var, bizi çevreleyenler var. Onlarla ilişkilerimiz kaçınılmaz. Bu ilişkilerde çok zaman, arzuladığımız sonuç çıkmaz. Ancak bu kişilerden kopamayız ve onlarla iyi geçinmek zorundayız. Bu durumda bizi toplumdan koparmayacak ve yalnızlaştırmayacak bağ, hoşgörü. Hoşgörüyle insanlar, hem kendisiyle hem çevresiyle barışık yaşarlar. Yoksa her eylem, her ilişki, her nitelik bir ıstırap sebebi olur.

Hoşgörüsüzlük; gündüzü gece, sağ olanı hasta yapmaktır. Tutan eli tutmaz, gören gözü görmez, duyan kulağı duymaz kılmaktır. Hoşgörünün olmadığı bir durumda, insanda ne güven ne anlayış ne cesaret ne de üretim olabilir. Hoşgörüsüzlüğün sonucu olarak ortaya çıkacak olan susturulma korkusu, becerememişsin aşağılanması, çirkinsin küçümsenmesi insanı başarısız, edilgen kılacaktır. Hoşgörünün gelişmediği böyle bir toplumda kişiler mutsuz olacaktır. Kişileri mutsuz, verimsiz olan bir ülke de yerinde sayacak, diğer ülkelerin uydusu olacaktır.

  1. Monmarson, “sosyal hayatta en faydalı, yüce duygunun tolerans” olduğunu söyler. Yine Alphonse Kari: “Bazı kimseler güllerin dikeni olduğundan yakınırlar, ben dikenlerin gülü olduğuna şükrederim.” der. Bir şükür halidir, hoşgörü. Kendini tanıma, kusurlarıyla bir değer olduğunu idrak etme, hiçbir zaman tanrısal bir güce ulaşamayacağı bilincinde olma halidir. Hoşgörü, kişiye takıntısız olmanın rahatlığını yaşatır. Ancak, dikene takılıp kalmazsanız gülün güzelliğini görebilir, kokusunu teneffüs edebilirsiniz.

“İncinsen de incitme.” der, Hacı Bektaş-ı Veli. İncitmemek, hoş görmektir. Suyu akışına bırakmak, hayatın ritmine uymaktır. Bir ritim tutturamayan enstrümanların çıkardığı gürültü bizi ne kadar rahatsız ederse, hoşgörüsüz bir toplum da o kadar çekilmez olur. Bunun için “Başkalarının faziletlerine karşı lütufkar, hatalarına karşı da biraz kör olunuz.” der M. Prior. “Hatalara karşı kör olmak” hoşgörüyü gerektirir. Hata, zaten kişi tarafından bilerek yapılmaz, yoksa o ihanet olur. Kişisel bir zaaftır hata. Zaaflara karşı da gece karanlığı gibi olmalıdır ideal insan. Bu ideal insana biz, “hoşgörülü” diyoruz.

Macintosh’a göre: “Hoşgörü, başka insanların kusurlarında, kendimizin de payı olduğunu kabul etme olgunluğudur.” Bu olgunluk, sorumluluk ahlakını gerektirir. Macintosh, ayrıca bir yazısında: “Tolerans, yapılan her şeyin kolayca kabul edilmesi değildir, o başkalarının görüşlerini anlama kabiliyetidir, menfi hiçbir his beslemeden, onları anlayışlı bir şekilde tartışma arzusudur.” der. Hoşgörü, olumsuzluğu bütün taraflarda, sebep ve sonuçlarıyla ortadan kaldıran bir duygudur, bir algıdır. Henrich Wilhelm van Loon da hoşgörüyü, “İnsanlığın kurtuluşunu sağlayacak en büyük erdem” olarak değerlendirir. Hoşgörüsüzlük, zayıflık, kendine güvensizlik nedeniyle ortaya çıkar. Bu konuda Mahatma Gandi: “Toleranssızlık, kendimize ve davamıza güvenmediğimizin bir işaretidir.” der. Kendinden emin, özgüveni yüksek, karakteri sağlam ve oturmuş insanların en belirgin özelliğidir, hoşgörü.

Bizim kültürümüzün insanı Mevlana C. Rumi: “Gel, gel, gel; ne olursan ol yine gel, / Bizim dergahımız ümitsizlik dergahı değildir, / Yüz bin kere tövbeni bozmuş olsan da yine gel…diyerek hoşgörünün insan için ne kadar gerekli, aynı zamanda evrensel bir değer olduğuna dikkat çekmektedir. Ona göre insanı hayattan koparan, kişinin yaşama sevincini yok eden ümitsizlik ya da karamsarlık hastalığının merhemi, hoşgörüdür.

Yaşanabilir bir dünya oluşturmak için, insanlara hoşgörülü davranmalıyız. Hoşgörü; göremeyenlerin ve duyamayanların da hissedebileceği; kelimelere, cümlelere dökülmemiş bir dildir. Alfabesi olmayan bu dilin kaynağı, yüksek gönüllülüktür.

Voltaire’e göre, “Hepimiz zaaflarla, yanılmalarla yoğrulmuşuz, birbirimizin budalalıklarını karşılıklı olarak hoş görmeliyiz, tabiatın ilk yasası budur.” Yoksa hayat çekilmez olur. Ölmeden dünyamızı kendimize cehennem etmiş oluruz.

Sözlerin mimarı, gönül insanı, güzel Türkçemizin ustası Yunus Emre ne kadar güzel söylemiş: “Yaratılanı hoş gör, Yaratan’dan ötürü.”

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here