İlerleyiş, Gerileyiş, Bitiş

0
77

İlerlemek, gerilemek, değişmek, yenileşmek; kendi içindeki çelişkilerle dilimizden düşmeyen kelimeler. Her birine bir anlam yüklemişiz, onlarla mesaj oluşturuyoruz, birbirimizi anlamaya çalışıyoruz. Gerçekte nedir, ilerleme, gerileme, yenileşme, değişme?

İlerleme, denizde, kulaç atarak; karada, yürüyerek;  havada, uçarak sağlanıyor. Peki, her kulaç atış, yürüyüş, uçuş ilerleme midir?

Seni kuşatan zaman ve mekân, taşıdığın niyet, icra ettiğin iş, bu eylemlere perspektif kazandırıyor. İleriye taşıdığına inandığımız zaman ve mekânın, bir süre sonra bizi geriye attığını anlıyor, hayıflanabiliyoruz. Hamallığını yaptığımız taşların, Cehennem yolunda döşeli olduğunu görmek, ne büyük pişmanlık!

Denizdeyim, Karadeniz’in serin ve coşkun sularında kulaç atıyorum. Karadan uzaklaştım, bir hayli ilerledim, baktım ki sahilden epey uzak noktadayım, panikledim. Bu yorgunlukla, hoyrat dalgalara rağmen karaya nasıl ulaşabilirim, kendimi nasıl emniyete alabilirim, diye düşünmeye başladım. Az önce ilerleyen ben, şimdi, ilerlemiş mi, gerilemiş mi oldum?

Göçmen kuşlar aynı yıl içinde bir mevsim güneye bir mevsim kuzeye göçüyorlar, gerçekte bunlar ilerlemiş mi oluyorlar, gerilemiş mi?

Kelimelere yeni bir mana yüklemek, hayata yeni gözle bakmak, algıları yeniden formatlamak gerek, diye düşünüyorum. Sözgelimi, bizi kuşatan zaman düzleminde, aldığımız her nefes bir kazanç mı, kayıp mı; zaman bizi ileriye mi, geriye mi taşıyor? Belki, zamanı “düz değil, inişli çıkışlı, engebeli” diye nitelemek daha doğru olacak; çünkü her çıkışın bir inişi, her inişin bir çıkışı var. 

 Tanpınar, son on dokuz yılını bir otel odasında geçiren hocası Yahya Kemal’in halini şu sözlerle ifade eder: “Zavallı Yahya Kemal, bir insanın bir insanda bu birbiri ardınca değişen çehreleri, ne garip ve hazin oluyor ve nasıl en son çehre hepsini siliyor, bitiriyor? Park Otel’in barında gördüğüm küçük, dar, takatsiz adımlarla ancak yürüyebilen biçare ve acınacak ihtiyar…”

Sermet Sami Uysal da Y. Kemal’in yalnızlığını şöyle anlatır: “Otel odası dağınık. Gömme dolabın hemen yanında üst üste konmuş bavullar göze çarpıyor. Bavulların tepesinde kitaplar, gazeteler ve boş pasta kutuları. Şairin karyolası, odasının ortasındadır. Yahya Kemal hep karyolada oturur. Ufak bir sehpada gelişigüzel duran Birinci sigarası paketleri, kibrit kutuları, paslı çakı, kalemler, cep saati… Tam bir savruluş içinde… Telefonun az berisinde dolu ve boş maden suyu şişeleri, reçeteler…”

Hepimiz için bir benzeri mukadder olacak bu son sahneye doğru ilerliyor muyuz, yoksa el bebek gül bebek kundaklardan bir meçhule doğru geriliyor muyuz? Son yerimiz; ilerinin gerisi mi, gerinin ilerisi mi?

Huzurdan yoksun huzur evlerinde, bir zamanlar işgal ettikleri üst makamlarda güç zehirlenmesiyle ahkâmlar kesen insanların, şimdi burun sızlatan ihtiyarlık kokusuyla kesif yalnızlığı somutlaştıran ve çöp kutusundaki atık kadar itibara muhtaç halini görünce iniş çıkış, varlık yokluk, ilerlemek gerilemek üzerine biraz daha beyni zorlamak gerektiğini düşünüyorum.

Değişimde de bir ilerleme ve gerileme süreci yaşanıyor. Hangi değişim ne kadar ileri veya geri, ne kadar doğru veya yanlış?

Temel’le İdris, bir gün her nedense mezarlığa gider. Temel, İdris’e takılmak ister: “Ula İdris, sen bir gün öleceksin, seni bu mezara getirecekler, mezarın üzerinde otlar bitecek, bir inek gelecek, bu otlardan yiyecek, sonra senin mezarının üzerine üç okka def-i hacet yapacak, görenler de ‘Uy bizim İdris ne kadar değişmiş!’ diyecekler.” İdris lafın altında kalmaz: “Pek haklısın Temel, doğru söylüyorsun, ha sen de bir gün öleceksin, aynı inek buraya gelecek, senin üzerindeki otları yiyecek, üç okka da senin üzere yapacak, görenler de diyecekler ki ‘Ula bizim Temel hiç değişmemiş.’”

Değişim ve ilerleme, hayatın dinamiği, bundan kaçış yok. İmtihanımız, bu dinamizm içinde aktif rol sahibi olup olamamakta. Galibiyet, mağlubiyet; iniş, çıkış; yaşam, ölüm; kafir, mümin; soğuk, sıcak; zengin, fakir; birer dinamizm ekseni.

Eksende bulunmak, kaderimizdir; Tercih ettiğimiz yön, imtihanımız olacaktır. Arkamızdan mutlaka “Neydi, ne oldu?”, “değişti, değişmedi” veya “değişti de ne oldu”  diyecekler.

Bu acıtıcı soruları önce kendime, sonra size sormak istiyorum: “Neydik, ne olduk; değiştik mi değişmedik mi; değiştiysek nereye evrildik? Gelmemiz gereken nokta neydi, neredeyiz? Bulunduğumuz noktanın hesabını bende emeği ve beklentisi olanlara, tarihe, gerçek hesap sorucuya verebiliyor muyuz? Yoksa Yunus’un “Var, biraz da sen oyalan.” dediklerinden mi olduk?

Tarihe geçmek, zamanda iz bırakmak; değişimin mimarı olmakla mümkün. Değişimin içinde hem ilerleyiş hem gerileyiş hem iniş hem yokuş var; ama hepsinin sonu “bitiş”.

“Bitiş” çizgisinde “mutlu son”a ulaşanlara imrenmek ve onlardan olmak, ne güzel!

Kadir Durgun

kadir@kadirdurgun.com

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here