MEKTUP VE KİRLİ YÜZ

0
708

 

Küçük oğlum Muhammed Yusuf bir mektup yazmış getirdi. “Babacığım mektubumu okur musun?” “Evladım” dedim, “Dur önce bir yüzümü yıkayayım.” “Böyle okusan olmaz mı babacığım” dedi. “Hayır,” “oğlum” dedim. “Kirli yüzle mektup okunmaz.” Allah temizdir temiz olanları sever..

Göklerden gönüllere, kalplere yüreklere gelen sevgili efendimizin (sav)mübarek pak temiz kalbine inen ilk ayetler OKU! İle  Başlar.Okumak bir sanattır, ibadettir, bir yaşam biçimidir,bir sevdadır, bir aşktır.Ama nasıl okuma neden okuma neyi okuma ne için okuma…Oğluma bunu demişken aslında aklımda şu ayet vardı.Ve aklımda, düşüncemde yepyeni ufuklar açıldı…Zaten ufuk açmayan okumadan yazmadan ne hayır gelir?

“ Doğrusu bu Kitap, sadece arınmış olanların dokunabileceği, saklı bir Kitap’da mevcutken Âlemlerin Rabbi tarafından indirilmiş olan Kuranı Kerim’dir.”

Okumak nedir? Okumayı okumak nedir?Okumanın felsefesi olur mu?

Hikmetle,aşkla,sevgiyle ferasetle,basiretle okumak nedir?Ruhun okuması,aklın okuması,kalbin okuması nedir?Kaç türlü kitap var.Harlerle yazılmayan,aşkla yazılan kitap olur muydu? Herhangi bir şeyi okurken isteklerimiz, merakımız, Beklediklerimiz, beklentilerimiz var! Hele Kuranı kerim okumak nedir gerçekten üzerinde düşünmemiz lazım. Yüce rabbimiz Yukarıdaki ayette Kurana yaklaşım tarzımız, nasıl yaklaşacağımız rabbimiz tarafından belirlenmiş. Hayata yaşama insana doğru bakmayınca insanı anlamayacağımız gibi, okumaya,  Kurana doğru yaklaşmayınca doğru yerden bakmayınca iyiye güzele doğruya varmak doğruyu görmek ve doğrularla buluşmak da belki mümkün olmayacaktır. Kur’an kendi felsefe ve düşüncesini onaylatmak için Kurana hadise gidildiği zaman elbette o kutlu o mübarek sözlerin de o yüce  Güzelin  mesajını,derinliğini sevgisini, aşkını  bizi götürmek istediği yeri, çağırdığı daveti sesi soluğu hak ve  hakikati de doğru görmeyebiliriz… Zaten şu an nasıl göründüğümüz nasıl gördüğümüzün de işareti değil mi? Zaten şu an kafalar, akıllar beyinler   sayısınca düşünceler, görüşler, fikirler mevcut.Gerçekten rabbin muradı nedir erebildik mi?Bu kadar karmaşa fikir düşünce keşmekeş arasında  Allah’ın rızasına,Hz..Muhammedin(sav) sevgisine mesajına hangisi ve  hangileri taşır götürür  o da ayrı bir dava.Allah cümlemize istikamet versin..

“İbret alınmaz her gün okuruz ezbere de;

Bir ibret aranmaz mı  ayetlerde ?

Ya okur geçeriz bir ölünün toprağına

Ya açar bakarız nazm-ı celilin yaprağına

İnmemiştir hele Kur’an bunu hakkıyla bilin

Ne teze mezara okunmak, ne fal bakmak için”M.Akif(r)

 

Yani Allah’ın istediği yerden, görün dediği yerden gitmeyince, görmeyince, bakmayınca elbette gidişimiz bizi zehirleyebilir, ya da nakıs  bir kör düşünce  bizi aydınlatmayabilir..Nitekim geçmişte  ve günümüzde  bunun örnekleri gayet çoktur. Eğer Kur’an’ın dediği yerden bakabilseydik hayat ve yaşam bugün herhâlde bu kadar karanlık ve zülümat içinde olmazdı. İnsan yani bizler böyle sefil böyle  perişan böyle karanlık içinde kalmazdık..ama ne çare ki dargeçitler sıkıntılar içinde hayat ve dünya devam ediyor…Neden acaba bu karanlık ve zülümat bitmez.Hata nerde kusur nerde?Eksik nerede?Yanlış nerde? Her ayet neden acaba ibrahim’in  baltası gibi nefis ve heva puıtlarımızı parçalamıyor..neden acaba içimizi aydınlatmıyor,neden acaba dünya Müslümanları ve bizler bu haldeyiz..Niçin ibrahime gülistan olan  ateş bizi yakmaya devam ediyor..Demek ki İbrahim olamadık! İbrahimiz diye bağırmanın bir anlamı yok! Neden izzetin gerisinde,sefaletin sefahetin pençesindeyiz…Niçin Kuranın ayeleri, ilahi ve ebedi ilkeler derdimize deva olmuyor? Hastalıklara şifa olmuyor.. Neden  neden neden soruları çoğaltmak mümkün.

Horozu çok olan köyün sabahı geç olurmuş, hocası çok olan müslümanların nedense yaşamı,hayatı  sabahı ve asırlardır zamanı ışığa bir türlü kavuşmyuyor.Ağzı olan konuşuyor.Konuşanlar bilmiyor,bilenler konuşmuyor. Kuran-ı Kerim,Neden donmuş aklımızın paslanmış düşüncemizin, pörsümüş dimağımızın canlanmasına  hayata bulmasına vesile  olmuyor..Bunca hatimler,ezberler,okuyuşlar,okuma halkaları tefsirler,terkipler vs vs.. Niçin insanın kitabında,kitabın insanlaşanında insan kendini  bulamıyor,niçin kuran  okurken mutlu olamıyor.Birisini Kuran okurken hz.Aişe bu adam ne konuşuyor ne de susuyor.”der.Çünkü adam bağırıp hızlı hızlı aceleyle okuyor..ve ihlas ve sadakatten,bağlılık ve samimiyetten uzak bir şekilde Kuran  okuyordu…

 

Okumak sadece lafızlaraa bakmak dokunmak görmek midir? Nedir gerçekten Kuranı okumak…Neden Kuran  gibi sıcak bir  kitabın müntesipleri  hayata  yaşama kendilerine ve birbirlerine  bu kadar soğuklar.Tebessüm sadakadır, diyen  bir inancın ümmeti yüzünde neden buz dağları yükselmektedir…Bu manevi kış bu dinmez fırıtna ne zaman dinecek.Bu şekten ve şpheden uzak tertemiz kitabın  müntesipleri neden bu kadar kirli neden bu kadar güvensiz birbirine…imanın  emniyeti,emniyetin imanı nerede?İlim ve  erdemin, ahlakın ve sanatın  ışığı nerede? “Elde Kur’an gibi bir mu’cize-i baki varken başka bürhan aramak aklıma zait (gereksiz) görünür”der,Bediüzzaman.

Kuran varken elimizde kalbimiz neden  bu kadar taşlaşmış,neden ruhhumuz kararmış,ayaklarımız neden çamurda….Kuran dolu bir beynin çamurda karanlıkta ne  işi olabilir..Dünya  bizden  ne  bekliyor,biz dünyadan ne bekliyoruz  ve ne verdik? Nasıl bir dünyamız var,gelecek adına nedir planlarımız! Nedir düşüncemiz? Elbette bütün bunlar bu yazıyı aşar. Çok daha geniş çalışmalar yapmak durumundayız. Âmâ sormak durumundayız Neden? Niçin yaşam nefesi kesen bir çöl gibi, niçin ölüler gibiyiz soğuk mu soğuk ve cansız! Zülümattan aydınlığa  çıkarmak için gönderilen  bu ilahi kitap  elimizde iken bunca keder ve dert  bunca karmaşa ve kavga..Neden,  neden? Neden biz müminler bir kitaba bağlanmadık. Neden ayrı ayrı adacıklarda küçük küçük grupçuklara, kümeciklere, böldük bölündük… BÖLÜNDÜKÇE SÜRÜNDÜK, SÜRÜNDÜKÇE BÖLÜNDÜK! Neden bir pınardan içmeyi başaramadık. Paslanmış kovaları,çürümüş testileri,bulanmış  havuzları,kirlenmiş küpleri Kuran denizine tercih ettik…Herkes kendi küpünde,kendi tüpünde,kendi testisinde, kendi çanağında kendi  köşesinde tıkanıp kaldı..Her birimiz küçük dünyasında küçük adacığını kurtuluş gemisi zanetti.Bu gidiş nereye kadar. “Hep birlikte Allah’ın ipine (Kur’an’a) sımsıkı sarılın. Parçalanıp bölünmeyin. Allah’ın size olan nimetini hatırlayın. Hani sizler birbirinize düşmanlar idiniz de O, kalplerinizi birleştirmişti. İşte O’nun bu nimeti sayesinde kardeşler olmuştunuz. Yine siz, bir ateş çukurunun tam kenarında idiniz de O sizi oradan kurtarmıştı. İşte Allah size âyetlerini böyle apaçık bildiriyor ki doğru yola eresiniz.”(Al-i imran,103)

Neden Kur’an sağlam bir kulp olarak Allah’ın sağlam bir ipi olarak bizi sevgide muhabbete, aşkta kalpte gönülde yaşamda birleştirmedi… Yoksa Kur’an’a yanlış bakış ve kirli akış bizi zehirledi mi?

O YÜZDEN Mİ DEDİ MEVLA: “KURANA ANCAK TEMİZ OLANLAR DOKUNABİLİR!” Biz kurana kirli dokununca, tabi Kuran bize aşk ile dokunmadı… Bize kılavuz olmadı… Kendimizi, keşfetmeye, yaşama insanlığa ışık olmaya bu okuyuş yetmedi, yetmeyecek. Bu kafayla, akılla bu gidişle, bu kirlilikle kurtuluş da olmayacak. Ah ne çare bu okuyuş sabaha götürmedi… Ağaran bir şafağın, aydınlanan bir zamanın okuyuşu olmadı. Kuranın gelişi insanlığın medeniyetin kitap anlayışını, okuyuşunu değiştirmek içindi. Değiştirdi ama biz o değişimi yanlış anladık. “Müslüman Allah’ın son risaletidir. Bu risalete nesh ve tebdil işlemez.”der,M.İkbal…Ama gel gör ki hayatın risaletin neresindeyiz?

 

Bir gün Hz. Ömer Efendimiz Meryem süresi 58.ayeti okurken hemen secdeye gitmişti. Ardından şöyle demişti. Secde tamam da gözyaşı nerede? Çünkü Meryem Süresi 59’da Mevla öyle buyurmuştu: “Rahmanın âyetleri, onlara okundu mu ağlaya ağlaya hemen secdeye kapanırlardı. ”Bu aşk bu derin kavrayış bu gözyaşı bu şuur bu bilinç nerede?Nerde Muhammedi Olanlar,nerede Kuranla gülüp Kuranla ağlayanlar.Hani vahdet,hani şeamet,hani kudret,hani kadir kıymet..Nedir Ey rabbim bu felaket? Uyandırmayan, ayağa kaldırmayan bir okuyuştan ne çıkar! Gerçekten biz Müslümanlar bugün secdeye gidiyor muyuz? Gerçekten ehl-i Kuran mıyız?

 

Hz.Muhammed(sav), Kuran okumak Allah’la konuşmak dedi.Allah’la konuşan bir insanın, bir müminin, bir müslümanın, bir ümmetin bir medeniytetin,bir ülkenin,bir imamın,bir öğretmenin, hali böyle mi olmalıydı..Biz Rabbimizle gerçekten konuştuk mu konuşabildik mi? Sahi konuşmasak ne olacaktı…

Çocuk hastalanmış babası şurup içirmiş.Ama çocuk şurubu ağzında gargara yapıp tükürmüş..içmemiş tabi içmeyince iyi olmamış! Yoksa biz de mi böyleyiz..Kuranın ayetlerini ağzımızda gargara yaptık ama Kuran kalbimize, ruhumuza,gönlümüze,yüreğimize ve içimize girmedi işlemedi. Derdimize derman olmadı. Bu yanlış yüzünden mi yoksa! “Şüphesiz, bu Kuran, en doğru yola iletir ve salih amellerde bulunan mü’minlere, onlar için gerçekten büyük bir ecir olduğunu müjde verir.” (İsra Suresi, 9)

Evet bu Kuran en doğruya iletir… Peki, en doğru yerde değilsek gidemediysek,  Tam tersine yanlış yolların kurbanı olduysak ve yanlış geçitlerde yolcu olduysak bunu nasıl yorumlayacağız? Biliyorum bir sürü izahat ve sebep sdayılacak hiçbiri bu durumda olmamızın açıklamasıu olmayacak bilelim.Kendimizi kandırmayalım…Onun lütfü keremi, bu kadar yüce ve derin iken şefkat ve merhameti sevgisi  bu kadar ziyade iken acaba  neden  bu kadar şefkatsizlik,neden bu kadar merhametsizlik niçin bu kadar vicdansızlık? Allahım bu kör düğümü kim bağladı,bu hayatı bu tatsız tuzsuz yaşamı kim inşa etti…Neden çürük bu bina!Neden Bu kumaştan bir şey dikilmiyor,neden bu mutfaktan besleyecek bir  şey çıkmıyor?  Neden bu tarladan bir şey yetişmiyor?

peki ama Neden? Dünya kadar alimler,dünya kadar  hafızlar, dünya kadar imamlar öğretmenler, kurslar şunlar bunlar…..

Âşıkça Aşkça bakıldığı zaman Yunus gibi demek lazım.

“İlim ilim bilmektir ilim kendin bilmektir;

Sen kendini bilmezsin ya nice okumaktır.

Okumaktan mana ne kişi Hakk’ı bilmektir;

Çün okudun bilmezsin ha bir kuru ekmektir.

Deryaya ait hikmet seraba zan ve şüphedir. Dini hikmet ise gökleri bile kıskandırır. ” ( Mesnevi II/3233)

“Nefsini bilen Rabbini bilir” hükmünce; asıl olan insanın nereden gelip nereye gideceğini idrak etmesidir.

Dikkat edersek Kuran-ı Kerim ilk emiri, namaz kıl değil,oruç tut değil,sadaka ver değil,hacca  git değil,önce OKU! OKU OKU!

Emriyle başlıyor.

Kuran böyle derken, şimdi bu  okuyuş bu akış bu  bakış bu göz fikir bu zikir bu düşünce,bu idrak, bu akıl nerede? Ne oldu bize? “Nice Kur’an okuyan kimseler var ki, Kur’an-ı Kerim onlara lanet eder.” Yoksa Allah korusun bu halde miyiz?

Güzel Mevlana şöyle  der:

“Alim de nice binlerce ilim bilir ama o zalim kendi nefsini bilmez.

Her cevherin hususiyetini bilir de kendi cevherini bilmede eşek kesilir.

Seçkin ilmiyle caiz olanı caiz olmayanı bilir ama kendisi cehlinde bunağın ta kendisidir bunu bilmez. Gerçi caizi caiz olmayanı bildin ama nefsin acaba hangi vech üzere (nefsin caiz mi değil mi ?)Her meta’nın kıymetini bilirsin de kendi kıymetinin bilmezsen ahmaksın. Uğurlu uğursuz yıldızları biliyorsun ama kendi uğurluluğunu veya uğursuzluğunu biliyor musun ?

Bütün ilimlerin aslı canı bu. Mahşerde ne olacağını düşün .

Gerçi dinin usullerini bildin ama güzel olanı kendi aslını da araştırıp bilmendir. Onun aslına eriştin ama asıl usul; kendi aslını bilmektir. ” (Mesnevi III/2660-68)

İşte  bu yüzden insanı  beslemeyen her okuyuş hakk ve hakikate götürmeyen her bakış, karanlıktan çıkarmayan her iş esastan asıldan temel noktadan merkezden bizi uzaklaştırır. Bizi bizden koparır biz biz olmaktan çıkarız da suçu hep başkasında ararız… Aşksız haksız hakikatsiz  her kitap her eser,her ibadet zahmettir, boşa yorgunluktur.Bu ilim değil filim olur,Hayatımıza  sırtımıza birer yük olur! Biz bu yükün altında inlemeye mahkum oluruz ve nitekim olmuşuz!

 

Seleften birinin şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Ben, Asr Sûresi’nin manasını, bir buz satıcısından öğrendim. Çünkü o satıcı bağırıyor ve “Ana sermayesi eriyip yok olana merhamet ediniz! Ana sermayesi eriyip yok olana merhamet ediniz!..” diyordu. Bunun üzerine ben, (Asr, 2) ifâdesinin manası, işte budur. Çünkü artık insanın üzerinden ikindi de geçiyor, böylece Ömrü bitiyor, ama insan henüz bir şeyler kazanmış değil… O halde insan ziyandadır.”

Evet zaman geçti  geçiyor ve zülümat katlanıyor,ömür bitiyor peki biz zamana mekana çağın ruhuna sahip olma adına Kuranı  doğru okumanın, Hz.Muhammed(sav)’i doğru anlamanın neresindeyiz.. Yepyeni bir din dili, dilin dinini keşfetmek oluşturmak, konuşmak yazmak çizmek  durumundayız…Sanal bir dünyanın zirvesinde; hakikat  olana, hak olana giden yolda engelleri nasıl aşacağız.Biz bu kördüğümü nasıl çözeceğiz…Sloganlara düşmeden,yüklenici bir ruh ve akılla çözmek durumundayız.YOKSA DÜŞÜNCENİN ANA KARTINI MI YAKTIK!

 

Allahım!  Sen bize yol göster! Yolda giderken iki kişi kavga ediyor, oğlum onları görmemiş babacığım,  bu neyin sesi, deyince dedim: “Oğlum bu ahmakların ve cehaletin sesi!” Şu an dünya cehalet sesiyle dolu  vaziyette.. Biz Müslümanlar cehaletin, vahşetin, vehametin, kavganın, gürültünün, yıkıntının tam ortasındayız. İşin fecaati nerede ne olduğunu hala idrak etmiyor oluşumuz! İnsanın kadir kıymetini idrak edemedik. İnsan kimdir bilemedik. Kendimizi insanı bozduk! “ Ders alın ey ibret sahipleri!”

 

MAKAM

Kursu boya badana yaparken köyümüzün sevgili deli Bekir’i geldi yanımıza. Deliydi ama ben onu çok severdim..Zannedersem o da beni severdi.   Hüseyin kardeşim, dedi, hele bize bir ilahi söyle. Bekir başladı. İlahileri arabesk formatında söylemeye. Hüseyin dedi biraz da farklı bir şeyler söyle. Velhasıl her ne söylediyse aynı makama çekti. İLAHİ DE SÖYLESE TÜRKÜ DE ŞARKI DA SÖYLESE AYNI MAKAMI TERK ETMEDİ! O böyle söylerken ben de halimizi düşündüm. Ya bizler bütün ilahi kurallara, evrensel ve ebedi değerlere rağmen, insanın ve  insanın geldiği noktalara rağmen bunca asır içinde,sefalet ve cehalet içinde,bunca yıkım tahribat,tahşidat içinde acaba ders alıp kendimizi gözden geçirip yeniden düşündük mü? Yeni bir anlayış,yeni bir dünya,yeni bir ufuk yeni bir vizyon sahibi olabildik mi? Bize öğretilenlerden ya da öğrendiklerimizden  yanlış bilgi ve hurafelerden nakıs bildiğimizden şaşıyor muyuz, yolumuzdan vazgeçiyor muyuz? Yoksa “biz babadan böyle mi gördük?” Diyelim? Ne diyelim.Ne kadar okusak, ne söylesek, nasihat dinlesek, ne kadar Kuran(!)da okusak yine de sımsıkı sarılıp, ezberi bozmak istemiyoruz, Saksağan kuşu  gibi aynı yuvanın kirli halinde debelenip duruyor muyuz? Düşünce formatını, zihin kalıplarını, alışkanlıklarımızı maalesef bırakmıyoruz, terk etmiyoruz, bırakmıyoruz.

 

Geçen gün Kuran-ı Kerim okuma yarışmasında jürideyiz. Bir öğrenci geldi da okuyacak. Hatta yerini de ezberlemiş. Ona oku dedik. Ve sorduk nereyi okuyacaksın. Bilmiyorum! Dedi. Elbette bir öğrenci nisbeten hoş görülebilir. Âmâ onun şahsında yine kendimizi düşündüm! Düşünün kuran sürekli akletmeden, tefekkürden düşünceden, düşünmeden bahseder. Ve Kuran-ı okuyan ne okuduğunu, ne yaptığını ne düşündüğünü, Kur’an’ın neresinde olduğunu ve okuduğundan ne aldığını bilmezse, düşünmese anlamazsa, hayata yaşama dökmezse ve bu kuranla dirilmezse nedir o zaman okumak… Bir müzik öğretmeniyle çalışırken, hadi dedi, bir şeyler söyle de hangi makamda okuduğuna bakayım. Olur dedim. Biraz i bir şeyler söyleyince, dedi: “sen hüzzam makamında okudun! Valla dedim okuyorum, ama ne okuduğumu, ne makamda okuduğumu bilmiyorum ki? Sahi şimdi biz Kuran-ı hangi makamda okuyoruz! Bu ses bu soluk, bu okuyuş Allah’ın istediği okuyuş mu? Ses nerde, makam nerde mana nerde?

Nefsin uydurduğu makama kulak kabartıp Hakk ve hakikatlere arkamızı dönüyoruz… Oysa ezeli ve ebedi nağmeye kulak kabartmalıydık

 

KOCAMAN BİR GÖBEK

Oğluma sordum. Bugün okulda ne yaptınız. Baba” dedi. Öğretmenimiz bizi tahtaya çıkardı. Palyaço yaptık. Ben de yaptım. Süslerini de güzelce yaptım. Ama arkadaşım ERDEM, TAHTAYA ÖYLE KOCAMAN BİR GÖBEK ÇİZDİ Kİ KAFASINI NEREYE KOYACAĞINI BİLEMEDİ. ”Tebessüm ettim. O anlatırken ben içimden “Tabi bir adamın midesi bu kadar büyük olursa, kafasına yer kalır mı? ”dedim. Çünkü bilgi azaldıkça akıl zayıflaşır, sevgi ışıkları söndükçe ruhu cılızlaşır, kalp zikirden gafil oldukça katılaşır ve mide büyüdükçe düşünce ve zihin tembelleşir. İşlevsiz hale gelir. Onu dinlerken aklıma bunlar geldi. Efendimiz(sav),bir hadislerinde şöyle buyurur. Ben midenize nefsinize ve şehvetinize kul olmanızdan korkarım. Özellikle çağımızda her şey yemeye tüketmeye endeksli olunca yaşamak için yemek eğil yemek için yaşamaya başlıyoruz. Tavuk sokakağa çıkınca helal haram demeden, kirli temiz demeden ne bulsa mideye götürür. Şimdi bilgi ve okuma adına, iletişim ve gelişim adına, hayat ve yaşama adına, yemek ve yaşamak adına ruhumuza kalbimize aklımıza, zihnimize midemize götürdüğümüz her şey bizi hasta etti, ediyor ve zehirliyor..

 

BİR SAĞA BİR SOLA/DENGE

Baba ile oğlu odun kırmaktalar, çocuk küçük olduğu için keseri bir sağa bir sola vurmakta. Bir türlü düzeni tutturamamaktadır. Baba, oğlum dikkat et, der. Tam dengeli vuramıyorsun. Vuracaksan adam gibi vur! Bir sağa bir sola olmaz. Vuruyorsan ortasına vur! Olması gereken de bu değil mi, dengeli vurmak, dengeli durmak, dengeli yaşamak sağa sola dönmeden hakkın ve hakikatin gösterdiği istikametten sapmadan yürümek. Onun için her namazda deriz ve isteriz. “ Ey Rabbimiz!  Bizi sıratı müstakime hidayet eyle!” Selam olsun şaşmadan şaşırmadan,şaşırtmadan  hak yolda gidenlere! “KUR’AN EDEBİYAT DEĞİL, HAYATTIR. Dolayısıyla O’NA BİR DÜŞÜNCE TARZI DEĞİL, BİR YAŞAMA TARZI OLARAK BAKILMALIDIR.’’(Aliya)

 

ARAPÇA NEDEN ÖNEMLİ

“Kur’an’ın okunması söz konusu olduğunda, onun özel bir okuma biçimi olan, yani Arapça orijinalinin okunması hakkında da bir şeyler söylemek gerekir. Bazı insanlar, çoğumuzun manasını anlamadığından ötürü, bu çeşit Kur’an okumasını çok değerli olarak görmüyorlar. Bu düşünceye katılmadığımı ifade etmek zorundayım. Burada, yaşadığım ve asla unutamayacağım bir hadiseyi hatırlamadan geçemeyeceğim.

Birkaç sene evvel, İslami yeniden doğuş sorunlarıyla alakalı olarak düzenlenmiş bir konferansa katılma fırsatını elde ettim. Avrupa’nın büyük bir şehrinde düzenlenen konferansta, çok sayıda meşhur âlim, dini ve diğer İslami yenilenmeyle alakalı kendi düşüncelerini sunuyorlardı. Çalışmalar her gün, meşhur dünya hafızlarından birinin okuduğu Kur’an’dan birkaç ayetin okunmasıyla başlıyor ve sonlandırılıyordu. Bu esnada bazı kısık sesli konuşmalar, sandalye ve evrak gıcırtısı duyuluyordu. Fakat hafız Kur’an okumaya başladığında, her şey yavaş yavaş sakinleşir ve birkaç saniye sonra tam bir sessizlik hâkim olurdu. Okuma esnasında hafızın yaptığı duraklamalarda, başka hiçbir şey duyulmazdı, hiç kimse adeta nefes bile almıyor gibiydi. Bu öyle bir sessizlikti ki insanlar kalplerinin düzgün vuruşlarını duyabilirlerdi. Bu kaliteli hafızın ağzındaki Kur’an, bazen sessiz ve sakin, bazen ise sizi alıp götürecekmiş gibi gürültülü bir şelaleye dönüşüyor, akan bir nehre benziyordu. Hafız ayrılık anısına bizi onurlandırmaya karar verdiğinde, konferansın son gününde bu defa uyum ve güzelliğiyle meşhur olan Rahman suresini okudu. Bu tesiri tasvir etmemin mümkün olmadığını düşünüyorum. Bu surenin manasını (nakarat gibi sürekli tekrar edilen ayetler hariç) bilmiyordum. Bu okumaların sonrasında bütün bu insanların birbirlerine şöyle demek istediklerini zannediyordum: Hepimizin kardeş olduğumuzu görmüyor musunuz?

Bu hadiseden sonra, Kur’an’ın orijinal biçiminin beraberce okunması veya dinlenmesi sorusunun değerini bir daha asla sorgulayamam. Bütün gerçek Müslümanlar şöyle ya da böyle Kur’an’ı anlıyorlar.

Bu kısa sunumu, Kur’an okunmasının, bilinen ve bilinmeyen ülkelere yolculuk yapmak gibi olduğu düşüncesiyle noktalamak istiyorum. İki insan aynı yoldan geçer, fakat biri tecrübe ve tesirlerle dolu, diğeri de sanki gözleri kapalı gibiymiş gibi… Bu durum, geçtikleri şehir ve manzaralara değil, onlara bağlıdır. Herkes Kur’an’da kendisinin değeri kadarını bulacaktır.”(Kaynak: İslam Deklarasyonu / Aliya İzzetbegoviç / Fide Yayınları)

Ey Rabim! Kuranıı gönlümüzün baharı eyle! Bizi Onu doğru okuyup doğru anlayıp, doğru yaşayanlardan eyle! Zamanın ruhuna sahip bir idrak bire anlayış ve basiret lütfeyle(Âmin)

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here