Ölüm Medeniyeti

0
286

Ölüm Medeniyeti

“Nasıl ölmek istersiniz?” sorusu ürperti verebilir. Ölüm; gece kadar, gündüz kadar, güneş kadar gerçek. Kozmik yasalar değişir belki; lakin ölüm, hiç değişmeyecek, kaçınılmaz bir gerçek. O halde tekrar sorayım: “Nerede ve ne şekilde ölmek istersiniz?”

Babamın ölümünde başucundaydım. Ağzına pamukla damla damla zemzem veriyor, bir taraftan da Yasin okuyordum. İkinci sayfasındayken son nefesini verdiğini hissettim, hiç çırpınmadı. Nefesini aldı, boynunu büktü. Okumayı orada kestim. O akşam kendi evinde hep beraber misafir olduk, ertesi gün vedalaştık.

Annemin ölümünde kendimi hep suçlu hissediyorum. Gözümün önünde değildi, yoğun bakımda vefat etti. Hastaneye kaldırmasaydım bu defa yine kendimi suçlu hissederdim, “Ölüm ne bir dakika ileri ne bir dakika geri…” mutlak inancımıza rağmen.

Pek çok ölüme şahitlik yapan yoğun bakım hemşiresinin şu sözlerini okuyunca önce ürperdim, sonra derin düşüncelere daldım: “Hastaların üzerinde ince, yeşil renkli bir çarşaf bulunur. Mahremiyete dikkat edildiğini söyleyemem. Ölüm anı yaklaşan kişi oksijen maskesini fırlatır, kablolarını koparmak ister. Biz de maskeyi tekrar takarız, zapt edemezsek bu defa ellerini kemerlerle sıkı sıkıya yatağa bağlarız, çırpınışı devam eder. Nefessiz kaldığında bazen boğazından delik açılır. Amaç, ölümü geciktirmektir.”

Evrenin en şerefli varlığı insana layık olmayan bir tablo bu. Yoğun bakımda son defa ziyaret ettiğimde bana “su, su…” diyen annemin tazarruları, hala hafızamda yankılanmaktadır. Hemşire hanımın “On dakikada bir biz su veriyoruz, sizin vermenize gerek yok,” demesi üzerine ağzına su da koyamamıştım. Keşke başında Kur’an okuyabilseydim, geleneğimiz gereği birkaç damla zemzemle dudaklarını ıslatabilseydim. Dile gelse bir de annem konuşabilse…

Annemin uzun süren hastalığı döneminde uygulanan tedavileri görünce kendi kendime “Tıp insana ne kadar mekanik yaklaşıyor, insana insan gözüyle bakmıyor, bir makine gibi davranıyor. Tam bir Ortodoks tıbbı!” demiştim. Aklıma nereden geldiyse, “Ortodoks tıbbı” daha sonra dilime pelesenk oldu.

Sanırım sorumuzun nedeni biraz daha anlaşıldı.

İncil’de Tanrı Yehova’nın “Acıklı ölümle ölecekler (Yeremya 16/4).” cümlesi aklıma geldi. Acaba terk ettiğimiz medeniyetimiz, ölüm yolculuğunda bile bizi cezalandırıyor mu, diye düşündüm.

Medeniyet; kişinin, yalnız doğumunu değil, ölümünü bile biçimlendirir. Düğünlerimiz, insan ilişkilerimiz, ticaretimiz, eğitim anlayışımız, eğlencelerimiz birer medeniyet tezahürüdür. Hayatın merkezine insanı koyarsanız insan gibi yaşar ve ölürsünüz, başka bir şeyi koyarsanız onun çekim gücüne göre yaşantınızı kurarsınız.

Doğumumuz nasıl, yaşayışımız nasıl, ölümümüz nasıl? Biz şimdi hangi medeniyetin insanlarıyız?

“Ölü, naaş, ceset” gibi kelimeler çok soğuk ve korkunç gelir bana. Eskiden “merhum” denirmiş, Allah’ın bağışını kazanmış anlamında. Mesela “veda vakti”, “beklenen gün” dense ne güzel olur. Ölümü de korkulacak bir eylem olmaktan çıkarmış oluruz. Mevlana “Şeb-i Arus”, yani düğün gecesi demiş, Rabb’ine kavuştuğu gece düşüncesiyle. “İki gün yatak, üçüncü gün toprak…” söylemi, samimiyet yüklü bir dua.

Kelimelere hoş ve derin manalar vermek, sosyal hayatımızın her anını düzenlemek bir medeniyet konusudur. Bir medeniyetin yüksekliği, medeniyete hayat veren insanların, eşya-olay-insan ilişkisindeki tanımıyla ilgilidir. Hayatı, acilen ve yeniden tanımlamalıyız.

Çağımızda, medya, beşikten mezara öğretmenimiz oldu. Televizyonlarda gün boyu yemek, güzellik programları yapılıyor. Programlarda, zaman zaman, kendilerine “çağdaş papazlar” adını uygun gördüğüm psikologlara da yer veriliyor. İnsanlar, programlara katılarak bazen günah çıkarıyorlar. Katılımcıların ilişkileri, rahatlatmaktan ziyade, kişide gerginliğe yol açıyor. Hâlbuki “Doğduğunda çocuğa nasıl davranılır, doğum yapan anneye neler yapılır, okula başlayan çocuklar nasıl motive edilir, evlilik öncesi sırası ve sonrasında, bizim kültürümüze göre, nasıl bir yol izlenir, yaşlananlara ve beklenen güne kavuşanlara nasıl rehberlik edilir?” gibi soruların cevabı aransa, verilecek cevaplara göre, insan merkezli bir medeniyet inşa edilse fena mı olur?

İlki yanlışsa gömlekteki bütün düğmeler yanlış olur. Hep bir medeniyet inşasından söz ediyoruz. Geleneğimizin ve inancımızın inşa edeceği medeniyetin düğmelerini kullanacağımız elbiseyle donanmalıyız. Tebdil-i dünya yolcuları bu elbiseyi giyerlerse, inancım odur ki, onurlu bir seyyah olarak yollarına devam ederler.

Teneffüs ettiğimiz hayat algısı ve yoğun bakımdaki yaşantı, insanlığı boğuyor.

Kadir Durgun

kadir@kadirdurgun.com