“Sana” bir Tower’dan baktım…

0
448

“Yeryüzünde böbürlenerek yürüme. Çünkü sen yeri asla yaramazsın, boyca da dağlara asla erişemezsin.” (İsra Suresi, ayet 37)

WhatsApp üzerinden aldığım karikatür, bugünkü yazımın konusunu değiştirdi. Karikatürde, İstanbul’un Sultanahmet Camili silueti, arkasında en az yüz elli metre yüksekliğinde, çok katlı gökdelenler, gökdelenleri birbirine bağlayan sanki biraz ağlayan, biraz gülen, biraz alaycı, biraz acımalı bakışlı insan yüzüne benzeyen bulut ve altı minareyle tarihi dostluğunu bitirmeye hazırlanan virgül büyüklüğündeki martılar mevcut. Karikatürist, Yahya Kemal’in “Aziz İstanbul” şiirindeki bir beytine telmihte bulunarak altına: “Sana dün bir TOWER’dan baktım, ACİZ İstanbul” mısraını da bir ironi olarak eklemiş.

Birkaç gün önce, bana yine aynı kanaldan bu defa bir fotoğraf ulaştı. Fotoğrafta, oldukça yüksek binanın belki de yüzüncü katında bir koltukta ayak ayak üstüne atmış halde kahve içerken Kabe’de tavaf yapan Müslümanları seyreden bir sakallı erkek mevcut. Tavaftaki insanlar nokta, Kabe virgül kadar.  Beyefendi, elindeki yabancı marka kahvesiyle ünlem kadar kibirli. O, gökte, ibadet edenler aşağıda… Tam bir kibir abidesi…Benim mabedim (Tower), senin mabedini (Kabe) döver, der gibi…  Müthiş bir çelişki… Yüksekte olması gereken aşağıda, aşağıda olması gereken yüksekte…

Bu iki tabloda da insanı rahatsız eden bir durum var: Değerlerin, eşyanın yer değiştirmiş olması. Hayat, durağan değildir. İnsan doğar, yaşar, ölür. Yerin çekim kanunu vardır, suyun akışkanlığı ve kaldırma gücü… Ateş yakar, rüzgâr eser, güneş ısıtır ve ışıtır. Bu eylemler, bu varlıkların kaderidir, doğasıdır. Bunları değiştiremezsiniz. İnsan olarak, biz bunları biliriz, bunlardan faydalanırız. Kaldırma gücü olarak rüzgârdan, söndürme gücü olarak ateşten, yakıt olarak sudan faydalanmaya kalkarsak, eşyanın kaderini zorlamış, doğasına saygısızlık etmiş oluruz. Kaldı ki, bundan bir sonuç da alamayız. Su, kaderi gereği aşağıya akar, suyu yukarıya akıtmak isteyen kendine zulmeder. Buna, varlık da fıtrat da isyan eder, değerler sistemi izin vermez.

Hayatın olağan akışı içinde, sanki bizi yaşatan dinamiklerin yasasını da zorluyoruz. Bu da bizde huzursuzluk oluşturuyor. Hiçbir yanlışın ömrü uzun değildir, bundan mutlaka dönülür. Ancak bir insanın ömrü bu yanlışları düzeltmeye ve düzeltilenleri görmeye yetmeyebilir. Değişen nedir, yanlışlık nerededir? Bizi “insan” yapan ve “şerefli” kılan değerler, değer olmaktan çıkıp onun bıraktığı boşluğa insanı sefih yapan değerler oturunca huzursuzluk başlamıştır. Tevazu, haddini bilmek, maddenin yerinde ve zamanında kullanımı gibi erdemler bizi yüceltir, huzurumuza huzur katar.

İstanbul’un siluetini bozan, Kabe’nin saygınlığına gölge düşüren, yeni tabirle adına tower denen yüksek binaların yapılmasının sebebi ne olabilir? Kendini ispat ve rant elde etme.

İnsanoğlunun doğa ve Tanrı ile mücadelesi ilk varlık gününden beri yaşanan bir olgudur. Siz buna ister fıtri ister şeytani deyin; ama bu bir gerçektir. Bunun hikâyelerine kutsal kitaplarda,  mitolojide bolca rastlarız. Mısır Piramitlerine, Yunan mitolojisindeki Promete’ye bir de bu gözle bakınız. Kendini tanrıya karşı ispat etme ve gücü tanrıdan kapma savaşı. İnsanoğlunun bilinçaltında sakladığı bu savaş, hiç bitmeyecek gibi görünüyor. “Bir vadi dolusu altını olsa bir vadi daha ister. Onun ağzını topraktan başka bir şey doldurmaz.” hadisinde vurgulandığı gibi, insanoğlu tamahkârdır, açgözlüdür, doyumsuzdur.  Bunun sonucu olarak da rantçıdır, bencildir, spekülatördür.

İnsanın sınavı, bu değerlerin yerli yerinde kullanılmasıyla başlıyor. Tevazu ile kibir, kanaat ile tamahkârlık yer değiştirince problem hortluyor, huzursuzluk artıyor. Bu değerlerin yer değiştirmesi, eşyanın da yer ve format değiştirmesine yol açıyor. Yıllarca apartmanda yaşadıktan sonra düzayak iki katlı bir evde yaşamaya başlayınca “İşte şimdi insan gibi yaşamaya başladım, ayağım hiç olmazsa yere değiyor.” dediğimi, bundan derin huzur duyduğumu hatırlıyorum. Çünkü fıtrata dönmüştüm.

Adına ister vahşi kapitalizm ister dünyevileşme deyin, ne derseniz deyin, sebep ne olursa olsun; gözümüzü, gönlümüzü, inancımızı rahatsız eden görüntülerin, yaşam şekillerinin nedeni, fıtratımızdaki değerlerin yer değiştirmesidir. Değerler, genlerimize kodlanan yerlerine oturursa hayat tarzımız da eşya da yerini bulur. Ölmeden kendimize yaşattığımız cehennem hayatını, cennete çevirmiş oluruz. Cennette ve cehennemde olmak, bizim elimizde. Biz yeter ki İlahi yasalara uyalım. Böyle bir yaşam, aslında daha kolay. Yaşamı kendimize zorlaştıran biziz.

“Böyle gelmiş, böyle gider, ben ne yapabilirim ki?” demek yok. Yap ve yaşa!…

kadir@kadirdurgun.com

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here