Zihnimin Derinliklerinden Çağrışımlar ve Bir Teklif

0
34

Amacım, bir kişiyi veya olguyu eleştirmek değil; bir durumdan hareketle zihnime üşüşen çağrışımları paylaşmak:

Camideyim, öğle namazının sünnetini kıldım, imamı bekliyoruz. Birileri kalktı, kamet getirdi, imam odasından çıktı, sükûnetle ilerledi, öne geçti, geriye dönüp şöyle bir baktı, bir şeyler söyleyip tekbir getirerek farz namazı başlattı.

Her şey güzel, her zaman yapıldığı gibi. Ancak beni rahatsız eden bir şey vardı sanki.  Anladım ki o rahatsızlık daha önce başlamış, yeni durumla dışa vurmuştu. Neydi rahatsızlık? İmam efendinin odasından çıkarak, cemaati yara yara ilerlemesi ve mihrapta yerini alması. Ne var bunda, diyebilirsiniz.

Kendimce yeni paradigma kurguladım: Hoca efendi camiye cemaatten önce gelse, gelenleri sohbetiyle, en azından varlığıyla karşılasa, kametle odasından çıkıp safları yara yara öne geçme tercihinden vazgeçse nasıl olur? Cemaat de karşılanmanın, değer görmenin, bekleniyor olmanın mutluluğunu duyar, üstenci bir duygunun yansımasına şahitlik etmez.

Davranışlar, bir normun ürünü olmakla birlikte yeni normlar da üretir. Önder niteliğiyle imam efendinin cemaatten önce gelmesi tevazuyu, alçakgönüllülüğü;  sonra gelerek cemaatin önüne geçmesi kibri, büyüklenmeyi çağrıştırır. İnanç sistemimizde esas olan, alçakgönüllülük ise bunu çağrıştıracak ve üretecek davranışlarda bulunmak gerekir, diye düşünüyorum.

Bu düşüncemin sempatiyle karşılanmasını beklemiyorum, bu, belki tepki de alacak. Biz padişah kültürü ile yetiştirilmiş, “Öl de ölelim.” sloganıyla eğitilmiş bir nesiliz, toplumuz. Ayrıca, alışkanlıkların da kolayca terk edilemeyeceği ve ayrıcalıklardan da feragat edilmek istenmeyeceği gerçeğini de unutmamak lazım.

Okullarımızda da aynı mantığın tezahürünü görüyoruz. Öğrenci sınıfa girer, yerini alır, öğretmeni bekler, öğretmenin sınıfa gelmesiyle ayağa kalkılır, “Oturun!” denmedikçe ayakta beklenir, artık hâkimiyet öğretmenindir. Sınıfta öğretmen, okulda müdür, evde baba, askerlikte komutan, işyerinde patron, ülkede lider… Tahakkümcü yönetişim sistemi bu.

Yavuz Sultan Selim, 1516’da Mısır’ı fetheder, hilafet Osmanlılara geçer. Cuma günü Ümeyye Camii’nde namaz kılınacaktır. Şam valisi, padişaha namaz kılacağı bir yer ayırtır ve oraya yeşil atlas seccade serdirir. Yavuz kendisine ayrılan yeri görünce hiddetlenir, “Burası ibadet yeridir, padişah sarayı değildir.” diyerek seccadeleri kaldırtır, cemaate katılır. Sıra hutbenin okunmasına gelmiştir.  İmam hutbenin girişinde Yavuz’u kastederek “Hakimülharameynişşerefeyn”  (Mekke ve Medine’nin hâkimi) der. İmamın bu sözlerini duyan Sultan Yavuz “İmam efendi, Hakimülharameyn lafzını, hadimülharameyn (Mekke ve Medine’nin hizmetçisi) olarak değiştir. Zira ben olsa olsa o mübarek beldelerin hizmetçisi olabilirim.” diye müdahalede bulunur.

Her yönetici, aslında hizmetçidir. Bu anlamda yöneticilik, liderlik kişiye, sorumluluğun yanında alçakgönüllülük de vermelidir.

Kendisini haftada bir gösteren, kuralları dayatan, zor ulaşılan bir müdür modelin yanında öğrencilerini okulun dış kapısında güler yüzüyle karşılayan, öğrencilerle sohbet eden, dertleşen, okulun bütün paydaşlarıyla sıcak ilişkiler kuran bir müdür tipi daha insani değil midir? Öğretmen, sınıfa öğrencilerinden önce gelse, onları selamlayarak karşılasa, onlarla şakalaşsa, öğrencilerin beyinlerini ışıtmadan önce kalplerini ısıtsa nasıl olur? Öğretmen-öğrenci arasındaki mesafe kalkar, taraflar arasında güven oluşur, sınıf gül bahçesi olur. Öğretmen ve okul, kendisinden kaçılan değil, kendisine koşulan kişiler ve mekânlar olur.

Öğretmen sınıfa girdiğinde en arka sırada oturan bir öğrencinin ayağa kalkmadığını görür, ancak ilk gün sesini çıkarmaz. Diğer günlerde de aynı öğrencinin ayağa kalkmadığını görünce öfkeyle bağırır, bu saygısızlığını affetmeyeceğini söyler. Hınçla yanına gider, bakar ki öğrencinin iki bacağı da kesiktir. Öğretmenin başına sanki kaynar sular dökülmüştür.

Yine bir kısa filmde seyretmiştim. Öğrenci her gün ilk derse yarım saat geç gelmektedir. Öğretmenin uyarısına rağmen geç gelmeler bitmez. Öğretmen, uyarılarının ciddiye alınmadığı zannıyla öğrenciyi sınıfta azarlar ve cezalandırır. Bir gün öğretmen de derse geç kalır. Yolda, azarladığı öğrencisinin, tekerlekli sandalye ile annesini hastaneye götürdüğünü görür. Onu takip eder, Anlar ki çocuk her gün annesini aynı saatte iğneye götürmekte, bu yüzden okula geç gelmektedir. Artık, öğretmene yakışan, pişmanlık dolu, samimi özürdür. Öğretmen de bunu yapar.

Mekân, makam, duygu, düşünce farklılığı kişiler arasında zamanla kopuşa yol açabilir. Bu kopuş, kavgaya sebep olabilir. Hangi sınıfta, meslek grubunda, kategoride; hangi statüde bulunursak bulunalım, büyüklenmenin esaretine tutularak kendimize ayrıcalıklı bir statü belirlememeliyiz. İş bölümü, imtiyaz değildir. Tevazu, hitap ettiğimiz insanlarla duygudaşlık oluşturur, duygudaşlık da zorlukları kolaylaştırır. Yunus’un “Gelin, tanış olalım / İşi kolay kılalım.” dediği, bu olsa gerek.

Görev tanımı olarak kendilerine tahsis edilen mekânları terk edip sahaya inmeleri makam sahiplerine hiçbir şey kaybettirmez. Gül, vazoda değil bahçede yetişir ve güzeldir; öğretmen sınıfta öğrencileriyle iç içe olduğu halde daha değerlidir, müdür yüksek hoşgörüsü ve derin anlayışıyla daha saygındır, komutan emrindekilerle hemdert olduğunda başarılıdır, imam cemaatine yakınlaştıkça saygınlık kazanır, sırdaş olur.

Mezarlıklar, dünya gemisini sadece kendisinin yönetebileceğini zanneden kaptanlarla dolu. Mekânların tayfası olmadan makamların kaptanı olanlar, hep unutuldu. “Yeni şeyler söylemek lazım” diyenlerin sözleri de etkisiz kaldı. Şimdi yeni paradigmalarla yeni eylem zamanı. Gol, sahada atılır, tribünlerde değil.

Kadir Durgun

kadirdurgun1957@gmail.com

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here