Boğaziçi Üniversitesi Olayının Bana Anlattıkları

0
150

Amacım, bazı kurum ve kişileri töhmet altına almak değil. Kimseyle alıp veremediğim yok. Cıs yakar dediğimiz, konuşmaktan korktuğumuz konuları dillendirme cesaretini yeni elde ediyoruz. Bunlardan biri de sembolik olarak Boğaziçi Üniversitesi.

Bir süre önce sözü edilen üniversiteye bir rektör atandı. Atamada yasalara aykırılık, bir usulsüzlük yok. Birtakım çevreler, adeta kıyamet kopardı. Rektörün şahsından yontacakları çırayla yangın çıkarmak istediler. Gerekçeler, kuzu postuna bürünmüş canavarın ulumaları gibiydi. Öküzün altında aradıkları doğmadan ölen buzağı için söyledikleri türküler, İstanbul Boğazı’nın serin sularında kaybolup gitti.

Dert nedir, Boğaziçi neyi anlatır?

Dert; Batı’nın laik, seküler, kibirli, sömürgen kültürünü üçüncü dünya, özellikle İslam ülkelerine yaymak, bu ülkeleri kendine tabi kılmak, bilhassa birikmiş tarihi kinini, bir Osmanlı bakiyesi olan Müslüman Türk milletinin üzerine kusmak. Boğaziçi Üniversitesi, bu amaçla yüz elli yıl önce kurulan müesseselerin en gözdesi.

Temeli, Robert Kolejidir.  Kolej’e ismini veren Fransız Yahudi’si Robert’in “Müslümanlar İstanbul’u fethetmek için burada hisar yaptılar, ben de okul yapacağım.” cümlesi, tarihi kayıtlarda yer alır.

Osmanlı’nın son yüzyılında çok sayıda yabancı okul açılmıştı. Bunlardan bazıları bugün eğitim ve öğretime, kuruluş felsefelerine uygun olarak devam etmektedirler. Robert Koleji’nin ilk köşe taşının indirilişinde konuşma yapan Yunanlı hatibin, Kolej binasını Rumeli Hisarı ile karşılaştırarak, “Bu bina, o surlardan daha yüksek, onlara hükmedecek. Gücü manevidir ve ebedidir, o surların yıkılıp gittiğini görecek.” dediğini kitaplardan okuyoruz.  Yine Amerikan misyonerlerinden Seward ise sonraki yıllarda Kolej’de yaptığı konuşmada, Rumeli Hisarı’nı, “Amerika’ın keşfinden kırk yıl önce Hıristiyan ordusunun yenilmesini ve Müslüman despotizminin kurulmasını sağlayan kuleler” sözüyle betimler. Anlaşılan odur ki, lise olarak Robert Koleji, onun devamı olarak kurulan Boğaziçi Üniversitesi, diğer lise ve üniversitelere göre Batılı sömürgeci güçlerin gözünde ayrıcalıklı konuma sahiptir. Bu ayrıcalık, ona tarihi misyon yüklenmesindendir. 1971 yılına kadar bütün rektörlerin yabancı olduğunu bilmek, bu okulun misyonu hakkında bize daha net fikir verebilir.

Aytunç Altındal, “Türkiye’de ve Dünyada Casuslar” adlı kitabında okulun “Osmanlı’daki, Amerikan, İngiliz, Rum casuslarının yuvası olduğunu, birçok casusun bu okulda, öğretim üyesi kisvesi altında görev aldığını” belirtir. Yine devletin istihbaratında çalışanların, bu okulun öğretim üyesi ve öğrencilerinin casusluk faaliyetlerini kaydettiklerini biliyoruz.

Şimdi sormak gerekir: Okulun geleneğini, misyonunu gündeme getirerek gösteri yapanlar, hangi mirasa, geleneğe sahip çıktıklarını, ne uğruna nefes tükettiklerini biliyorlar mı?

Robert Kolejinin ve Boğaziçi Üniversitesinin, Türkiye’nin en zeki öğrencilerini, en yüksek puanla aldıkları, onlara üst düzey eğitim verdikleri bir gerçek. Kumaş kaliteli, terzi iyi; peki ortaya çıkan elbise ne? Robert veya Boğaziçi mezunu olup bu memleket için bedel ödemiş, ülkemize yüksek imaj kazandırmış kaç isim var? Yüzde onluk veya yirmilik istisna, bu sorumu haksız çıkarmaz.

Öğretmenlik yaptığım yıllardan hatırlıyorum. Robert Koleji’ne ancak elit kesim diyebileceğimiz ailelerin çocukları gidebilirlerdi. Özel ders ve para gücüyle kazanılabilen okulu bitiren öğrenciler, üniversite sınavlarına formalite olsun diye girerlerdi. Bunların da tek tercihi, Boğaziçi Üniversitesidir; değilse, özellikle Amerika’da, olmazsa bir Batı ülkesinin üniversitesinde okumaktır.

Kendilerine destek olduğum Kolej öğrencileri ile aramdaki değer farklılığından hep rahatsız oluyordum. Bir gerçek olan konum farklılığının, insanlarda ne derin algı ve ufuk ayrışmasına yol açtığını net bir şekilde görebiliyordum. Zevklerdeki, ilgilerdeki, beklentilerdeki, değerlerdeki, uçurum denecek görüş ve anlayış farklılığı, bana ayrı cumhuriyetin vatandaşlarıymışız hissi veriyordu. Vatan, bayrak, dil, din duyarlılığımı; vefa, sadakat, aidiyet, hoşgörü, fedakarlık gibi değerleri bu zeki öğrencilerde göremiyordum. Yüksek özgüven, bir o kadar ego; ferdiyetçi, liberal ahlak, en belirgin özellikleriydi.  İstisnalar hariç, her biri bu ülkenin kaybedilmeye aday Mankurtları gibi geliyordu bana.

Boğaziçi mezunlarının yüzde kaçı bu toprağın insanı olarak kalabiliyor, bulunduğu seviyeye kendisini getiren insanlara karşı borcunu ödeyebiliyor? Bir anket yapılsa, en az yüzde yetmişinin yüksek lisans ve doktorasını yurt dışında yapmak isteyeceği, iş ve meslek kariyeri için bir Avrupa, özellikle Amerika’da yaşamayı tercih edecekleri görülecektir. Bu ülkede yetiştiği halde, bu ülkenin insanına, toprağına hizmet borçlandığı bilincine sahip olmamak da, maalesef, yine bu toprakların insanına özgü bir patolojik hal.

En zeki gençlerimizin en kaliteli eğitim verdiğini düşündüğümüz üniversitelerde öğrenci olduktan sonra nasıl kimlik değiştirdiklerini, ailelerine, içinden çıktıkları topluma yabancılaştıklarını, onlara tepeden baktıklarını; dış güçlerin piyonu, bölücü örgütlerin maşası olduklarını gördük. Memleketteki her türlü güzel işe karşı çıkan “istemezük”çü zihniyet sahipleriyle iş birliği yaparak terör estirdiklerini de unutmadık.

Bu topraklarda olup bu topraklara, bu ülkenin insanlarının vergisiyle maaş alıp bu ülkenin insanına, bu insanların geçmişine ve geleceğine hizmet etmeyen ve etmeyecek olan her türlü ve her seviyede eğitim kurumu, artık bize gerekli değildir, fazladır. Her seviyedeki eğitim kurumu bu perspektifle yeniden organize edilmelidir. Beni tanımayanı ben tanımak zorunda değilim. Herkes, borçlu olduğu yere hizmet etmekte serbesttir, borçludan alacağımı istemek de benim hakkımdır.  

Sosyolog Nur Vergin apartman örneğinden yola çıkarak “Apartmanların bodrum katlarında yanan sahur ışıkları üst katlarda yanmaya başladığında Türk toplumunda sosyal çatışma başladı.” der. Toplumun alt katmanını oluşturan yoksulların, kimliği inkâr edilenlerin, inancı sebebiyle değersizleştirilenlerin, her türlü bedeli ödemesine rağmen susturulanların, “Artık ben de varım.” diyerek haykırmalarıdır bu çatışma ve çatırdama. Çatırdama devam etmektedir ve etmelidir. Su akacak, yatağını bulacaktır.

Duman, ateşin varlığının delilidir. Yeter ki bizi ısıtan ve ışıtan meşale yanmaya devam etsin.

Kadir Durgun

kadir@kadirdurgun.com

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here