Yüz Altınlık Keklik

0
12

Suç örgütü lideri olarak tanımlanan Sedat Peker’in çektiği videolarda konuşmaya başladığı günlerde şu öykücüğü okumuştum:

Bir Gün Padişah Yavuz Sultan Selim pazarda gezerken keklik satılan bir tezgâh görür ve tezgâha yönelir. Bütün keklikler 1 altındır fakat bir tanesi ayrı bir kafes içinde ve 100 altındır.

Yavuz Sultan Selim sorar:

– Bunlar 1 altın da bu neden 100 altın?

Satıcı:

-Hünkârım 100 altınlık olan, ötüşüyle diğer keklikleri kendine çeker ve yakalanmalarını sağlar.

Yavuz Sultan Selim 100 altını çıkarıp adama verir ve

-Ver o kekliği bana! der.

Herkes şaşkınlık içinde ne yapacak acaba koca Padişah kekliği diye düşünürken Yavuz Sultan Selim kekliğin kafasını tuttuğu gibi gövdesinden ayırarak;

“KENDİ IRKINA İHANET EDENİN SONU BUDUR !” der

Sedat Peker, kendi adına konuşan 1 altınlık keklik midir yoksa bütün keklikleri toplayan yüz altınlık keklik midir, bilmiyorum. Daha ne kadar konuşacak veya konuşturulacaktır, tahminde bulunamıyorum. Kekliğin uğradığı akıbete uğrayacak mıdır, başını kim ya da kimler koparacaktır, kestiremiyorum. Bildiğim bir şey varsa, ortalık toz duman, her yeri foseptik kokusu sarmış, birileri kulağının üstüne, birileri kış uykusuna yatmış. Vicdanlar yaralı, arazi mayınlı, insanlar şamar oğlanı. Söylediklerini dinlediğinizde, kendisini, fosseptiği hem dolduran hem deşifre eden bir manivelaya benzetebilirsiniz.

Önce yok hükmünde kabul etmek istedim. Hoşuma gitmeyen, vicdanları rahatsız eden şeyler söylüyordu. Bir hesaplaşma içinde olduğu belliydi. Ancak ortaya konan iddialar, yenilir yutulur cinsten değildi. Kirletmemeye çalıştığım vicdanım, kaybetmemeye özen gösterdiğim adalet duygum; sessiz kalmamama izin vermedi. Namık Kemal’e nazire sadetinde “Ne mümkün zulm ile, bîdâd ile imhâ-yı fazilet?/ Çalış, vicdanı kaldır, muktedirsen âdemiyetten!” beytini mırıldadım zihnimin derinliklerinde.

Bir siyasi kişi ya da düşünceyi hedef alıyor değilim. Vicdanlarda, tedavisi zaman aşımına uğramış derin yaralar mevcut. Yaralar, uzun bir sürecin eseri. Bu yaralanmayı, yaklaşık çeyrek asır önce, sözlerinin doğruluğuna inandığım bir arkadaşımın, işi dolayısıyla gittiği belediyede “Yukarıda benimle rüşvet pazarlığı yapan kişiyle, alt kattaki mescitte namaz sonrası selam verirken göz göze geldim.” dediğinde hissetmiştim.

İradesini, aklını teslim eden; birbirini tüketen toplum olduk. Ağzımızdan çıkan sözün yankısını işitmeden konuşan kişiler olduk. Adı “vicdan” olan kaynaktan uzaklaştık, “sırat-ı müstakim” diye özetlenen kılavuzun rehberliğini bilerek veya bilmeyerek terk ettik. Bir münafığın getirdiği habere ihtiyatla yaklaşmamız, birbirimizi zan altında bırakmamamız gerektiğini, bize günah olarak duyduklarımızı paylaşmanın yeteceğini sık sık birbirimize telkin ettiğimiz halde, kendimizi bunları yapmaktan alıkoyamadık. Yeni türedileri, sosyal medya fenomenlerini kendimize rehber, haber kaynağı, kılavuz yapma hastalığına yakalandık. Heyhat, farkında değiliz.

Keklikler doğallığını, samimiyetini yitirdi; bülbüller temiz aşkı kaybetti, riyakârlaştı, Fetö bombası, Kovid-19 trajedisi insanımızı birbirinden şüphe eder hale getirdi. Karamsarlık, güvensizlik kâbusumuz oldu. Sap samana karıştı, hemen herkes, “kimin eli kimin cebinde” oyununun kahramanı oldu. Konuşmamız, uğruna bedel ödememiz gereken değerlerimizi terk ettik; sıradan insanları, konuları, olayları konuşur olduk. Zamanı israf ediyor, kendimizi değersizleştiriyoruz. Kader çizgimizin sonuna “Eyvah!” nidasını şimdiden yazıyoruz.

Hikaye bu ya… Nasrettin Hoca Karakaçan’ıyla gazyağı taşımaktadır. Bir gün her nasılsa gazyağı tutuşur. Eşeğin sırtı alev alevdir. Merkep şehre doğru koşar, Hoca arkasından bağırır: “Akşehir Gölü’ne, göle, göle…” der. Gidilmesi gereken yer göldür, yoksa zavallı merkep yanmaktan kurtulamayacaktır. Her birimiz sırtımızda gazyağı taşıyoruz. Bunun farkında değiliz veya kurtulmak için koşacağımız istikameti bilmiyoruz. Belki de kaybetmişiz. Gölümüz; vicdanlarımızdır, sağduyumuzdur, temel insani değerlerimizdir, bizi biz yapan niteliklerimizdir, doğal ve ilahi öğretilerdir. İlahi hükümleri inkâr etmenin, tabi yasalara aykırı davranmanın hiçbir anlamı yok.

Aynı köyde Müslümanlar ve Hıristiyanlar barış içinde yaşarlarmış. Bir Hıristiyan Müslüman olmaya karar verir. Kelime-i Şehadet getirir, sünnet olur. Yıllarca İslami ritüellere göre yaşar. Yaşlanır, ölüm döşeğindedir. Uzaktan kilisenin çan sesini duyar. “Muhteşem çan!” diye haykırır ve son nefesini verir. İnsan gerçeği bu. Hani Namık Kemal demiş ya: “Vücudun kim hamir-i mayesi hak-i vatandandır”. İnsanın, yetiştiği toprağın mayasından kopamamak, inkar ve ihanet etse bile, istem dışı ifşa etmek gibi bir geni veya silinemeyen niteliği var.

İnsan olarak dünyaya geldik, genlerimizde insani ve ilahi kodlar var, bunlara uymak zorundayız. Bu ülkede doğduk, mayamıza eklenen su var, tuz var; bunları silemeyiz. Nereye gidersek gidelim, nerede yaşarsak yaşayalım, hangi ortamda bulunursak bulunalım, mayamızdaki nitelikler kendini gösterecektir. Bunları reddetmek, kişinin kendisine karşı savaştır, çevresine karşı ihanettir.

Suyu tersine akıtmanın anlamı yok. Beslendiğimiz kaynak belli, gideceğimiz istikamet belli, nefes alıp verdikçe yapmamız gereken işler belli, olaylar karşısında göstermemiz gereken duruş, belli.

Akıllı adama lafın tamamı gerekmez.

Kadir Durgun

kadir@kadirdurgun.com

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here